<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=30959787&amp;blogName=Suyla+ya%C5%9Fam+%3A%29&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fazzazzil.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fazzazzil.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>
Ruh Arınması
Git, dur, gel, bakma, bak ama öyle bakma, hissetme, hissetsen de söyleme, söylesen de açıkça söyleme, karışık ol, karmaşık ol, benim tipim değilsin, hiç olmadın, annene kızma, anneni üzme, ama herşeyi de kabul etme, otur, kalk, aşağı in, yemek ye, ps oyna, geri gel, yat, oku, anlama, tekrar oku, anlama, tekrar oku, iş ara, bulama, bulmak da isteme, görüşmeye git, ama görüşme, sorma, sordurma, ilgilenme, onu koru, hayatın pahasına koru, tetiklerden uzaklaş, ona göz kulak ol, ara, tekrar ara, gözün üzerinde olsun, hastaneden haberleri al, üzül, çok üzül, ama yıkılma, ayakta dur, durmasan da duruyor gibi yap, iki yüzlülük her yerde, ama sen yokmuş gibi davran, koş, sigara iç, bir tane daha, alkol, yeni bitti market uzak, gitme, dönme, onu aramayı bırak, aklından çıkar..

Uzun süreli hisler, kafanda yer etmişler, kim onları kovarsa, çoğalıp geri gelirler..

Babanı ara, onu bilgilendir, kuzenine sahip çık, onu da kolla, ama kızma, yapılanları görme, görsen de görme, illaki görücem diyosan unut, hemen unut, acı çekme, çeksen de gösterme, göstereceksen de ara ara göster, ama gösterirken yoğun göster, neden, bilmiyorum, ilaç al, ama çok alma, uyuşmasın beynin, sadece sakinleş, sakinleşme, sinirlen, ama bu kararlarını etkilemesin, kin gütme, beklentiye girme, girersen de sadece sen bil, para kazan, parasızlıktan bahsetme, borcunu unut, arkadaşlarını bul, onlar seni bulsunlar, seni kimse koruyamaz, bil, öğren, akıllı ol..


Dökülecek maskem bir aralasan ruhumu.. Bir dokunsan soyunacağım şefkatine.. Değse yaran yarama müjdeleyecek ölümü.. Bir solusam gözyaşını cehennem cennet doğuracak kanatlarımdan..

PS: Değişim, değişik, değişiğiz.. Değişiyor..
 
posted by Gökçe at 11:20 AM | Permalink | 0 comments
Kayıp Kelimeler Atlası..
Sen ne kadar çirkinsin, ne kadar güzelsin.. Ne kadar yakınsın, ne kadar uzaktasın.. Çok şey sana benzetildi.. Çok şey sen! diye tapıldı, sen! diye peşinden koşuldu.. Halbuki, senin kokun bile yoktu ortada belki! Kendimizi kandırdık kaç bin defa hep sen! diye. Bazen belki hiç sevemediğimizden senin kokunu bile alamadık! Bazen de sevilecek şeyleri gözümüzden uzak tuttuk sevgi yerine koyduğumuz sevgi-olmayan kandırıkçılarla.. Bazen bile bile kendimizi kandırdık, bazen de bizi kandırdılar..

Aslında, sen sevgisin! Sen tüm güzellikler demeksin.. Senin bulunduğun yerde huzur var, mutluluk var. İşte sevgi diye kandır(ıl)dık ya, böyle anlardık kendimize yeterince bakabilseydik.. Böyle anlardık..

Ve sen, yalnızlık..

PS: "SON" bahardayız..
 
posted by Gökçe at 7:07 PM | Permalink | 0 comments
Guplambuk!%+/&(
Kabuklarına dokunmak ister insan bunların.. Bir hayvanın böyle ağır gözüken bir kabuğu nasıl olup da sırtlayabildiği, onsuz yaşayamadığı soruları; diğer koşan coşan, hoplayan, zıplayan hayvanlar arasındaki farklılığı büyüdükçe erir, kanıksanır, alışılan bir şey haline gelir..
Kaplumbağa taşa benzer zaten.. Kaçmazlar.. İçlerine saklanırlar ve başlarını, korkuları geçip de kabuklarının içinden uzattıkları an, dostluğun ilk adımlarına benzer.. Beni sevdi diye bile düşünebilir insan.. Her şey ortada kaplumbağalarda çünkü kabuk ortada..

Arizona dream filminde grace adındaki hatunun altı yedi tane kaplumbağası vardır.. Yatağının üzerinde, yemek yerken masanın üstünde gezerler..
O, filmin tüm başrol oyuncularının nasıl ölecekleri konusunda fikir yürütüp konuştukları ıslak bir doğum günü gecesinde, kendisine ya sen grace diye sorulduğunda şuna benzer bir şey söyler;
Ben hiç ölmiycem.. Bir gün uyanıp kaplumbağa olucam..
Sonra gider, ve o gece intihar eder..

PS: Bende şimdilik iki tane var.. Ying, Yang adları, ilerde üzerlerine binip surf yapma niyetindeyim.. :)

 
posted by Gökçe at 5:02 PM | Permalink | 1 comments
Mor kurdele..
Çekmecelerle başlarsın işe.. Eski fotoğraflar ilişir gözüne.. "Aaa burda nasıl çıkmışım" "Burda na kadar da kiloluymuşum!" "Bu yanımdakini kaç yıldır görmüyorum?" derken günlükler, küçük notlar, yazılar ve hediye paketleri çıkar ortaya.. Birdenbire hiçbirinin güzel şeyler ifade etmediği duygusuna kapılırsın.. Ne kötüdür.. Ya da hiçbiri hiçbirşey ifade etmiyordur.."Bu daha kötü" diye düşünürsün.. Hepsini yırtmaya başlarsın hırsla, öfkeyle.. Bazen içinden bir ses: "N’apıyorum ben?" dese de gazı almışsındır bir kere (kendinden).. Aynı ses bunlardan bugün kurtulmazsan uzun süre daha kurtulamayacağını söyler bir yandan da..

Kurtulursun.. Çöpü boşalttıktan sonra sanki hiç olmamışlar(mış) gibi hissedersin.. Hayattan arta kalan bir dolu yükten arınırsın sanki.. Çöp poşetinin ağırlığı arttıkça yükün azalır.. Öyle sanırsın..

PS: Bir sonraki temizliğe kadar rahatım..

Zamanı geri almak kaç para ki??
 
posted by Gökçe at 3:06 PM | Permalink | 3 comments
Alacakaranlık..
Yaz rüyası, yazın tek güzel yanı..

Uzun uzun edilen kahvaltılar.. Sabah erkenden kalkmalar (gerçi bu, yılın her zamanı olan bi alışkanlık), birazcık vakit geçiren evin içinde acıkır bünye.. Sonra bakkala gitmek, gazete almak, poğaça da alınabilir ve bir de portakal suyu, evet.. Gazete kucağa serilir ve her bir kelimesi okunur.. Sonra da sayfalar yapışır, açılmaz hale gelir.. Bal damlar çünkü arasına, sıcak ekmek üzerinden kayaraktan usulca.. Peynir, yumurta, zeytin, domates ve siyah üzüm de illa ki olmalıdır o güzel sofrada..

Birkaç saatlik yemek işinden sonra bir türk kahvesi yapılır, sakin sakin içilir pencereden bakarak.. Tam türk işi.. Bütün kahvaltıya fenomen eşlik etmiştir, Datça'yı hatırlatarak.. Sofra toplanırken saat çoktan 1 olmuştur bile..

PS: Canım fındık ezmesi istedi şimdi de :))

 
posted by Gökçe at 2:27 PM | Permalink | 0 comments
Alışkanlık..
Aşkın bir ilişkiye, ilişkinin de bir alışkanlığa dönüştüğünü düşündüğümde, durduk yerde bir alışkanlık daha edinmek.. Battaniyesi olmadan uyuyamayan, ya da tırnak yemekten vazgeçemeyen biri gibi olmak.. Bir alışkanlık kazanmak, ondan vazgeçememek, vazgeçmek adına (battaniyeyi yırtıp atmak ya da tırnağa acı oje sürmek gibi) uğraşlarda bulunup sevgiliden uzaklaşınca da çok acı çekmek..

Acı vermeyen aşkların gerçek olmadığı sonucu da burdan çıkmıyor mu zaten.. Ayrılınca üzülmek, alışkanlığın getirisi olduğu için ne kadar doğalsa, yanındayken acı çekmek aşkın belirtisi.. Sevgilinin yüzü asık olduğu için üzülmek, uzakta olmasından dolayı acı çekmek değil, dediğim severken acı çekmek.. Yüreğe konulan sevginin ağırlığının içi acıtması..
Sanırım aşk bu..

PS: Sil baştan sevmek gerek bazen..
 
posted by Gökçe at 2:56 PM | Permalink | 0 comments
Kimse bilmez..
Her gün bir yere konup, bir yerden göçmek, akar su gibi, bulanmadan, donmakdan kurtulmak ne hoş.. Dün de geçti, düne ait söz de dün gibi gelip geçti.. Bugün yeni bir söz söylemek gerek..

Beni affet.. Rüzgâr nereden eserse essin, yeter ki yelkenimi şişirsin diyen bir gemi, hiç limanda demirli kalmak ister mi?

Beni affet.. Bir yarımadaya benzesem de, aklı engin denizde kalmış, denize doğru hamle yapmış ama karadan bir türlü kopamamış bir yarımadayım.. Beni affet.. Kök salamadığım her karış toprağın, gölgesi kalabalık her ıhlamur ağacının, bir avuç mavinin, bir tutam yeşilin, bir sarı nazarın ardından akmalıyım..
Beni affet..

PS: Eğer gerçekten, kaybetmek için çok erken, sevmek için de çok geçse, en önemlisi seni (ilk) sevdiğim zaman...

Kuş kadar özgür olsam ne yazar, kanatlarım yok..
 
posted by Gökçe at 6:00 PM | Permalink | 3 comments
Yanlış zaman doğru insan..
Belki "kendimi bildim bileli seni beklemişim aslında.. Yaşadığım her şey beni sana hazırlamak içinmiş" demek daha da iyi..

Sebepsizken yaşamak için biri çıkar karşınıza; bırakmak gerek tüm korkuları, tüm yenilgilerle.. Cesur olup "sebebim ol" denebilir aynı kişiye.. Onun da gideceğine adınız gibi emin olsanız bile aradaki süre için buna inanmak güzel olabilir..

Herkes bi gün gider, herşey bi gün biter..

Bu durumda belki Özdemir Asafla teselli bulmak gerekir..
"Beni öyle bir yalana inandır ki ömrünce sürsün doğruluğu"

PS: Belki kendi yalanımızı buluruz ya da başka bir yerde başka bir zamanda tekrar karşılaşırız, kimbilir..
 
posted by Gökçe at 4:26 PM | Permalink | 4 comments
Elden gelmezler için..
Sonunda kendime itiraf etmek zorunda kaldığım "ben de bazen pişman olabiliyormuşum ve keşke diyebiliyormuşum" cümlesinin tamamlayanı.. Sanırım artık cümleleri toparlayamamaya başladığım yerde; seni ve senle olan anları geçiriyorum içimden..

Bi sevgilim vardı, hayatımı adayabileceğim.. Onu herşeyden, herkesten ayrı tutmak istedim hep.. Beceremedim.. Gelgitlerle dolu hayatımda, onunkini de zehir etmeye başladım.. Sürekli sorunlar çıkarıyordum kendi karşıma, aşılması gereken duvarlar, geçilmesi gereken yarlar, yenilmesi gereken ordular.. Buna ne kadar dayanabilirdi hiç düşünmedim bile onun adına.. Her ayrılışımızda ya da barışmamızda, onun için birilerini harcadığımda ya da onu tükettiğimde hiç keşke demedim. Dememe gerek yoktu çünkü keşkeler bana göre değildi, savaş keşkesiz devam ederdi, işin içine keşke girdiğinde savaşmanın bir anlamı yoktu..

Başka bir hayat, başka hayaller, başka bir adam.. Senden sonra kimse olmadı (yemin ederim), belki de kimseyi istemedim.. Yine de keşke diyemedim.. Belli ki ağırlaştırılmış yalnızlığımı ben yaratmıştım ve bunun tamamen farkındaydım..

Sende masum değilsin ki!!

PS: Ayıp, günah, korku, el ne der, öfke, hiddet, gurur'dur keşkelerin keşke olmadan bir önceki duyduğu ad..
 
posted by Gökçe at 3:35 PM | Permalink | 1 comments
Her dağa sis düşer..
Şüpheci karakter, kırmızı ve siyahlar içerisinde kendi küçük dünyası olan, deniz terapisine inanan, alternative rock, new wave, funk ve caz tarzı dinleyen ama her müziğin ayrı bi tadı olduğuna inanan, converse ve crystal pink lipstick takıntılı, böcüklerden çok korkan, koala bağımlısı, normal bi insanın vücut sıcaklığı 36 iken bununki 20 civarı olan, ezeli anemik, dandik bünyeli insan.. Anahtarlık ve ayraç koleksiyonu, peluş oyuncakları olan tuhaf biri.. Saksıda kırmızı kaktüs yetiştiren manyak..

Elde çikolata kutusu içinde bir kaç kestane şekeri ve biraz kurabiye.. Hava yağmurlu, hayvanın birinin ayağına takılıp düşer Gökçecik.. Aslında eli acıyordur ama kahramanı görünce kalbi de acımaya başlar..

Kestane şekeri yemeden sevmiyorum deme hikayenin kahramanı..

PS: Bitti ya, yok böyle bi post..
 
posted by Gökçe at 9:26 PM | Permalink | 4 comments
Cennet'e bir bilet..
Sevmek, moraller güzelken, sevgiliyle ara mükemmelken, ikincibahar yemeğinde ya da yatakta sarılmışken onu sevdiğini söylemekten çok daha başka bir şey bence. Sevmek asıl, kavga ederken, tartışırken, sinirliyken, öfkeliyken onu incitecek bir şey söylemekten kaçınmakta, ona kızarken bile onu kırmamaya çalışmakta kendini belli eder. Eğer sorun çözülmeden telefon kapatılmaya çalışılıyorsa, ben buyum böyleyim işine gelirse tavrı sergileniyorsa sevgili değil de hayatın güzel anları seviliyor sadece denilebilir..

Teninden tının çalınmasına göz yummak, cebinde ruhun, gidenin dönmemeye gitmesini izlemek umarsızca, sonra kendini hiç dönmeyecek birisini özlemeye vermek, kuş olmak, uçmak, bir gün belki uçup gitmek, ereksizce ama temkinlice, kör gibi ama bilinçle, habersizce ama sezdirerek, çocukça ama kadınlığa emin adımlarını atarak, tanrı'yı arayarak, onun kendini bulmasını bekleyerek, aramaya inanarak, aramakla bulunmayacağını bilerek ve fakat bulanların da arayanlar olduğunu aklından çıkarmayarak, dizlerinin üstüne çökerek, duvarlardaki fotoğrafları indirerek, yaz günü kış hayalleri kurarak, zamanı dondurmak, tüm renkleri sevmek ama her şeyi siyaha boyamaktır sevmek..

PS: O mutlu olsun, sıkılmasın, üzülmesin, ona zarar gelmesin..
 
posted by Gökçe at 8:22 PM | Permalink | 2 comments
Aşka 1-0 yenik başlamak.
Yazıyorum.. Uzun bir aradan sonra tekrar yaşıyorum.. Olanların ve ölenlerin hatırına susuyorum.. Geride bıraktıklarımı güzel hatırlamak için kelimelerimi yutuyorum.. Kimseler kırılmasın diye dilimi unutuyorum.. İçinden “aşk” çıkarılmış ilişkilerin ortasında, ağlıyorum.. Hayatımın en bildik konuşmasını tekrar yapıyorum ama bunu kağıda dökemiyorum..
Bir elim telefonda aynı numaraya sadece bakıyorum.. Düşünüyorum düşünüyorum düşünüyorum.. “Çok sevdiğim için” aramıyorum.. Çok sevdiğim için çok uzaklara kaçıyorum.. Çok sevdiğim için telefonum sessiz dolaşıyorum.. Daha güzel bir aşk olsun diye içine ayrılık koyuyorum.. Geleceğim için bugünü yakıyorum.. Hiç unutmadığım bir hikayeyi yaşamamış gibi davranıyorum.. Bu aşkın sonu olmasın diye bu aşka bugün son veriyorum..

Her ne kadar delik deşik, yarım yamalak, hatta paramparça bir şekilde dönecek bile olsa, o pek değerli organı, kocaman kalbi yerinden sökmek, eline tutuşturmak, sonrasında geriye kalanlarla yaşamaya calışmak, hatta parcalanmış kalbin üstüne sırf onu hatırlatıyor diye tuz biber dökmek, yaraları hep açık tutmak onu öyle de mazoşist bir acıyla anmak..

PS: Çok güçlü olmak lazım..
 
posted by Gökçe at 7:07 PM | Permalink | 2 comments
I miss u #
Günlerce konuşamazsın, susarsın..
Sessizce beklemek daha kolay gelir, geleceğine inanırsın ama zaman geçer ve getirdiği yeni hiçbir şey yoktur.. Unutmaya çalışırsın.. Sessizliğine iyice gömülüp umudunu kaybedersin, tükenirsin.. Duygular yok olup gitmiştir sanki, bir boşlukta yüzersin..
Arkadaşlar bu boşluğu doldurmak için canla başla çalışıyorlardır.. Hadi film izleyelim der biri ama yanlış bir seçimdir.. İzledikçe kaybolmuş tüm duygular yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlar.. Gülümsersin, katıla katıla gülmeye başlarsın, kahkahalarınla boğulup ağlamaya başlarsın.. Kimse ne olduğunu anlayamaz, gözlerini kaçırırlar.. Düzelmiş gibiydi diye düşünüp pişman olduklarını anlarsın.. Herkes bitsin diye bekliyordur çünkü.. Günler geçer, bitti dersin..
Şimdi ne umudum var ne de inancım.. Değişti her şey, bitti.. Yeni bir dünyam var, yeni hayatım var ama günler sonra anlarsın aslında hiçbir şey yoktur, kurduğun her şey birer birer yıkılır..

PS: Sil baştan başlamak gerek bazen..

"Nerdesin?"
 
posted by Gökçe at 8:44 AM | Permalink | 5 comments
Ruhta işkence..
Saçını taramak istememek, aynaya bakmamak, dişini firçalamamak, uyumak, yememek, içmemek, ağlamak, resimlerle konuşmak, giysilerle, duvarlarla konuşmak dinlemek, anneden kaçmak, arkadaştan, dosttan kaçmak, kendinden kaçmak, kendine acımak, kendini yargılamak, kendinden korkmak, kendini kendine karşı korumaya çalışmak, kalabalıktan kaçmak, doktordan kaçmak, konuşmaktan kaçmak, susmaktan kaçmak, düşünmekten kaçmak..

PS: Aslında bunlar bi yerde senden kaçmak.. Lanet olsun geçmiyor sensiz bi günüm, senle de geçmiyor ya!!
 
posted by Gökçe at 8:19 AM | Permalink | 4 comments
Epiphany
Öyle bir kimse ki nerden biliyor anlamıyorum, her sarhoş olduğumda bi mesaj atıyor veya arıyor; ulan her seferinde de seviyorum tarzında cevap veriyorum kendisine.. Ne olacak bilmem.. Gerçi annem arasa o sırada ona da derim aynı şeyleri..

Eski sevgili.. Brijit (bazen frijit) Jones der ki: "Birine 1 saniye önce dünydaki herkesten daha yakınsınız, 1 saniye sonra birbirinizi bir daha hiç görmeyecek hale geliyorsunuz".. Ha işte virgülden sonraki kısım eski sevgiliyi ifade eder.. İlla jones haklı olcak değil, eski sevgiliyi gören vardır görmeyen vardır, arkadaş kalan vardır, her sarhoş olduğunda yakalanıp seviyorum ulan diyen vardır..

Peki niye bu içmeler?

Bilmem, bilseydim bunu da yazmazdım zaten.. (Başka heriften olabilir bak..)

PS: "Biriktirdiklerimiz, kurtarmaya değer mi?" Bence değmez boşuna bu muhabbetler zaten şiddet dolu bi günden fazla birşey anımsamıyorum..
 
posted by Gökçe at 8:37 PM | Permalink | 3 comments
Dilim varmıyor söylemeye..
Önce renkler soluklaştı sonra kokular yitti.. Gecenin rengi, yağmurdan sonraki toprağın kokusu, o kumsaldaki iyot kokusu, odamdaki nem kokusu, saçlarının kokusu varlığını unutamadığım ama neye benzediğini hatırlayamadığım şeyler şimdi.. Ben buradan gidiyorum, yanımda topladığım renkler ve kokular, burada yaşamak zorunda olansa sensin ne olduğunu bir türlü hatırlayamayacağın bir yoksunlukla..

Boş bakışlar bunlar..
Arama hiç bir yerde onu !
İçinde göremedikten sonra bir boka yaramaz..
Bulsan da bu vakitten sonra içine sığmaz !

PS: Bileklerde bir çift geçmeyen iz..
 
posted by Gökçe at 7:46 PM | Permalink | 2 comments
X'e 5 vermek..
Öfkeyle kalkan yanlış bir ünlem cümlesi: oysa, değer bal gibi.. Sana değmez denen kimseden bekleneni bulamamış olmak sadece onun kabahati midir? İlişki istendiği şekilde gelişmemiş olabilir, kabullenmeyi bilmek lazım.. Karşılık verilmiş olsa yere göğe oturtulamayacak insan evladından darbe alınca kötülemek ne kolay, ne rahatlatıcı halbuki. Büyüyelim bir an için bile olsa, bir zaman sevilmiş olana duyulan saygıdan dolayı.. Her insan bir şeylere değer.. Değerlidir..

Bu konuyla ilgili şöyle de bir durum var:
Yapayalnız, bilgisayarın başına oturdunuzda, ekranda sadece winamp ve önünüzde bir bira varsa.. Anlamsızca telefon rehberini karıştırıyorsanız.. Sonra çok sıkıldığınızı hissediyorsanız.. Aklınıza dışarı çıkacak bir sürü insan geliyor ve hiç birini istemiyorsanız.. Evde tek başına oturmak size daha makul geliyorsa.. Nedensiz etraftaki eşyalara bakıyorsanız.. Sürekli "mp3" aldı klasörü karıştırıyorsanız.. Bir bira daha açıyorsanız.. Sürekli şu şöyle olsa idi diye düşünüyorsanız.. Kendinize kızıyorsanız.. Sonra özlüyorsanız..

PS: Üzgünüm ama kelin ilacı olsa bu postu yazmaz..
 
posted by Gökçe at 2:25 PM | Permalink | 4 comments
Game over
Belki de açıklanmasına hiç gerek olmayan şey.. Adı üstünde işte.. kırılmış hayaller..
Oysa ki ne güzedirler kırılmadan önce.. Size aittirler.. Kontrol sizdedir.. İstediğiniz gibi yönlendirir, büyütür, küçültür, azaltır, çoğaltırsınız..
Sonra biri(leri) ya da birşey(ler) kırar hayallarinizi.. Kırılmışlardır artık.. Aidiyet bitmiştir.. Sizin değildirler.. Sizinkiler kırılmamış olanlardı.. Oysa kırık olanlar başkalarınındırlar.. Onların izini taşır artık..
Heyecanlandırmazlar.. Sadece üzerler..

Dün gece uyku diye daldığım, bu sabah yeni gün diye uyandığım.. Yaş yapıp gözümden damla damla akıttığım lakin yine de içimden atamadığım.. Umutlarımın uçan balon misali elimden kayıp yükseğe çok yükseğe çıkmasıyla onları artık çıplak gözle göremeyişimdir.. Gittiler.. Çok uzaktalar..
Şimdi bana yeni bir baloncu geçene kadar oturup beklemek düşer..

PS: Hayat kırıklığı, can kırıklığı, hayal kırıklığı, kalp kırıklığı...
 
posted by Gökçe at 11:47 AM | Permalink | 8 comments
Atlatılır ama izi kalır..
"...canımı yaktığın için seni cezalandırmam gerekir.. Ama ceza sonunda düştüğün halleri görmekten duyacağım üzüntü, bana şimdikinden daha fazla acı verir.. Yani suçunun tam karşılığı olan cezanın şiddeti o kadar fazla ki, bu beni de etkiler.. Ne daha küçük bir cezayla kurtulmanı seyretmek, ne de asıl cezanın seni düşürdüğü dehşeti görmek, hiç birini istemiyorum.. Bu da maalesef senin yanına kar kalıyor.. Halbuki ben asıl karı, hala, yine de, senin şu sapasağlam varlığını görmekten duyduğum huzurda buluyor ve sana acı acı gülümsemekle yetiniyorum.. Seni son görüşüm böyle olsun, yıkıl gözümün önünden!"

"Hayal gerçeği bozar, gerçek de bunun öcünü alır.."

PS: Her şey olayım derken hiçbir şey olamamak.. Hayaller kurarsın.. Sonra çekip gider.. Biter.. Herşeyin öznesi yok olur aniden.. Yükleminle kalırsın..
 
posted by Gökçe at 9:54 AM | Permalink | 5 comments
Carpe Diem
Bir bakışın ile tüm dünyanın yükünü alıp götürmeliydin üstümden, bi sarılışın ile ağlatacak kadar ısıtmalıydın içimi, bi sözün ile derin derin düşünmemi sağlamalı, elimi tutuşun ile "o beni seviyo" dedirtmeliydin.. Dinleyişin ile "yanımda o var, en güçlü benim" diye bağırabilmeliydim ve bir damla gözyaşı ile tüm derdimi çekebilmeliydin..

Saçmalamaktan utanmadığım her açının tümleyeniydin..
Hani sonuna hep iki nokta koymak istediğim cümleler gibiydin..
Biten her şeyden yeni başlangıçlar çıkarmayı akıl edemeyen kötümserliğimle başa çıkmak istemeyen tek kişiydin..
Dünyanın en büyük ağacıydın sen ve ben o ağacın en küçük mitokondrisiydim canlı olmaya özendiğimden..
Yaşayan en ulu çınardın ve kendi içini yerdin bana hissettirmeden..

PS: Aşık olunması gereken "sevgili"dir, yara değil...
 
posted by Gökçe at 1:48 PM | Permalink | 0 comments
Lanet olsun! :(
Uykumun arasında bile dürtüyor bişe.. Bozduğunu düzeltemeden ben daha, yine içime yerleşiyor şimdi.. Git biraz da onda kal dedigimde "ben seninim" diyo.. Eee git onun ol deyince de "onun da kendi özlemi var" diyo..

Bir elime geçirsem saçlarını çekicem..
Ya da guduklarım.. (!)

Bilemedim şimdi...

PS: Yalnızlıkla aldatırız susarak birbirimizi..
 
posted by Gökçe at 10:37 AM | Permalink | 11 comments
Ölümün Sevgilisi..
Ey klavye, birden çalışıver, aşka gel.. Düşüncelerimi ölümsüzleştir.. Budur bana en büyük mutluluk..

Yolda yürürken yaşlı bir insana yardım etmek, sevgilimle sahilde selpakçıları kovalamak, televizyonun kanalını değiştirmektir mutluluk..
Dağlara doğru bağırdığında sesin yankısını duymak, yolculukta otobüsün penceresinden dışarı bakmak, sevgilinin yolunu gözlemektir mutluluk.. Her adım farklı haz her dakika ayrı azap ama mutluluktur ikiside.. Vuslatı beklemektir.. Vuslat mutluluğunun, ayrılığın azabı ve acısı olmadan ne anlamı olur..

Kavuştuğunda çok sevinmek için, ondan ayrıldığında çok üzülmen gerek..
Kim giderken, sevidiği birisinin dönüşüne sevinir ki?

PS: Dibe vurdum ama mutluyum, mutlu olmak zorundayım..
 
posted by Gökçe at 11:38 AM | Permalink | 7 comments
Canım acıyor..
"Aşk bitti, içimden sanki birşeyler kopup gitti"
Bitti..
Gücüm kalmadı artık bitişlere, gücüm kalmadı artık gidişlere..
Her giden birşeyler götürdü benden.. Her gidişimde de birşeyler bıraktım geride..
Bir saç tokası, bir küpe teki, bişeyler karalanmış not kağıtları, resimler, kitap, hiç içilmemiş vodkalar, buzdolabında unutulmuş çikolatalar..
Kalbin bir parçası, yeni çıkan birkaç beyaz saç teli, yenmiş tırnaklar, uykusuz geceler, ağlamaktan şişmiş gözler, tutulmaya çalışan gözyaşları, buruşturulup yatak kenarına atılmış selpaklar..
Bitti..

PS: Ben de bittim.. Rüya olsun bu.. Yarın sabah salak bi mesajın olsun telefonumda.. Sen ol yanımda, sonra hep ol yanımda..
 
posted by Gökçe at 4:56 PM | Permalink | 8 comments
!?*/&%+^'!'^+/??
Dün gece babamdan mesaj geldi..

Babadan gelen mesaj: " paran yattı. "
Cevap: " polis yok demiştim. "
Baba: " ne polisi? "
Cevap: " espri yaptım baba yok bişey :) "

PS: " .. "
 
posted by Gökçe at 11:08 AM | Permalink | 2 comments
Veda niyetine..
Kimseyi öpmek seni öpmek kadar zevk vermemişti şimdiye dek..
Kimseyi aramak seni aramak kadar titretmemişti elimi..
Kimseyi beklemek seni beklemek kadar uzun değildi..
Kimsenin kokusu senin kokun kadar sarmalamamıştı beni..
Kimseyi sevmek seni sevmek kadar deli-dolu değildi..
Kimsenin aldatması seninki kadar kahretmedi beni..

Tüm sevgi sözcüklerini pay ederken aramızda cesaret edememiştim.. Şimdi ise, itirafımdır toprağına düşen yaşlar.. Güle güle sevgilim..

PS: Seni gerçekten sevdim..
 
posted by Gökçe at 11:00 AM | Permalink | 5 comments
Sonunda!
Gerektiğinden fazla değer verirsin ya birine..

Bir şeyler paylaştığını zannedersin, ama aslında her şeyi sen kendi kendine yaşamışsındır.. Ortada bir paylaşım yoktur, belki de farkındasındır hatta.."Hak etme" mevzuusuna dönüşür ki bazen, en "işte bu" dediğin, en "adam gibi adam" dediğin bile hak etmemiştir belki aslında senin sevgini.. Fakat zaman zaman böyle dersin.. Öte yandan, zaman zaman da "ben eğer birisini sevdiysem, demek ki o kişi bunu hak etmiştir." dersin.. Yine de kıyamazsın ona.. Gün gelir ondan kurtulman gerekir.. Zaten o hiç yoktur belki de, senin kendi kendini ondan kurtarman gerekir.. Bazen becerirsin bunu, o zaman ne mutlu işte sana.. İşin kötüsü kime denk geleceği de belli değildir.. En umutsuz zamanlarında, boş anında yakalar ki seni, ki daha bi çarpsın, şaşkına çevirsin.. Zaten o zaman aşk dersin ona..
Eninde sonunda geldiği gibi geçer.. Geriye daha da güçlenmiş bir sen bırakır sadece, bir de birkaç anı işte..
Birbirimize birkaç "AŞK" kadar geç kalmış olmasaydık?..

PS: Konuyla alakalı değil ama anne ben platin oldum!
 
posted by Gökçe at 8:04 PM | Permalink | 7 comments
Where are you??
Değişik bir açıdan bakıp hayatı olumlu bir şekilde etkilemek için çok uygun bir gündür aslında.. Doğum günü geçen yıl nasıl kutlanmış bu yıl nasıl kutlanmış, son bir yılda hayatta ne gibi değişiklikler olmuş, kimler gelmiş kimler gitmiş, bu değişikliklerde kimin ne kadar etkisi var, bunları görüp doğru değerlendirmek için çok şahane bir fırsat.. Kaybedilen arkadaş(lar), sevgili(ler) için bencillik yapıp bütün suçu karşı tarafa atmak da cengaverlik yapıp bütün hatayı kendinde aramak da doğru olmaz.. Olayları güzelce değerlendirip yapılan yanlışlardan ders alarak hayatın geri kalan kısmında biraz daha mutlu olmak mümkün olabilir..
Kimse hatırlamadı derken kapı çalınır.. Üzerinizdeki pijamalarla kendinizi kadife sokakta bulursunuz.. Aman sabahlar olmasın..

PS: İşte şimdi iyiki doğdum.. :)
 
posted by Gökçe at 7:28 PM | Permalink | 0 comments
gün, bugündür..
Hani "iyi ki doğduun" derler, iki el çırparlardı ya bir zamanlar, işte o günlere dönmek istedim bir an. Ben de en az onlar kadar şen olayım, onlarla beraber el çırpayım yine. Olmadı, beceremedim. Gece tam 00.00 da mesaj atar ya, ilk ben kutlayayım diyenler işte onları beklerken bir kahvem elimde uyumayayım diye, söz verdim kendime ne olursa olsun gün senin günündür diye. Olmadı, beceremedim. Klişeleşmiş tebriklerden başka bir şeydi benim istediğim, iyi ki doğdun değil de, iyi ki varsın desinlerdi mesela. Ama öyle bir desinler ki tüm hücrelerimde hissedeyim bunu, iliklerime kadar işlesin iyi ki var olduğumu hissetmek. Olmadı, beceremedim.

Herkes görevini yaptı, iyi ki varsın da dedi bir coğu biz de içimdeki melankolik, ne istediğini bilmeyen ruhla güzel başladık güne, gidiyordu her şey yolunda. Bir an geldi, yetmez oldu bir şeylere bir şeyler. Koptu gitti içten görülenle bazı şeyler. Bizim melankolik ruhla birbirimize itiraf edemesek de ikimizin de beklediği aynıydı aslında, acaba hatırlayacak mı? Hatırlamadı, hatırlamazsa hatırlamasındı. Günün güzel kısmının kopuşlarla başladığı anda, böyle ansızın karşımıza çıkmaya hakkı var mıydı? hem hatırladığını bu kadar ince bir şekilde göstermek hem de aynı anda bu kadar kaba olmak. Sadece görecektim mesajı verip, bir şey söylemeden uzaklaşmak olmadı, o da beceremedi..

Ne olursa olsun, o en büyük darbeler karşısında yıkılmamış melankolik ruh, toparlayacaktı kendini. Söz verdi. Olacaktı, becerecekti. Ama iyi ki varsın denilen güne denk gelmesi tüm bunların biraz daha uzatacaktı belli ki toparlanma süresini. İyi ki varız, vardık..

PS: İyiki doğdun denilen en düzel doğum gününü geçirdim..
 
posted by Gökçe at 7:08 PM | Permalink | 6 comments
Alone Again..

Hava iyice soğumaya başlamıştır, derin bir titreme sarar vücudunu.. Sanki bir buz adasına bırakmıştır seni bir gemi.. Yavaş yavaş kararmaya başlar hava.. Dakikalar geçtikçe daha çok daralırsın.. Bu sıkıntı bi yerde patlar.. Dayanamassın soğuğa.. Sarılacak birini ararsın.. Sana montunu verecek birini, ona sımsıkı sarılıp omzunda ağlayıp rahatlıyacak birini.. Ama yoktur..

Böyle birinin olmadığını (hiç olmayacağını) düşündükçe biraz daha yaklaşırsın sona.. Ağlamak bir süreliğine daha kötü yapar insanı ama bi vakitten sonra ağlayıp ağlamadığını hissedemez duruma gelirsin..

PS: Yok kimsecikler, tekim tek başımayım, yalnızım..
 
posted by Gökçe at 7:03 PM | Permalink | 9 comments
Bir deli kadın!!

Björk, o gece kediliğini de aştı, zaten konserin başından sonuna kadar patilerini sallayıp durdu.. Her bass vuruşunda kütlesi daha da artan bir karadelik oldu çekti bizi..

Gelelim konsere diyeceğim ama nereye geliyoruz efendim, bir bon jovi - it's my life klibi trafiği yollarda.. Beşiktaş'tan kuruçeşme'ye kadar "and it's now or neveeeer! i ain't gonna live foreveeer!" nidalarıyla arabaların üstünden altından koşa koşa yol alıyoruz.. (evet, o bendim) Sonra reinadır, sortiedir bitince kuruçeşme arena yazısını okuyorum miyop miyop.. "ahey!" diyorum ve içeri dalıyorum.. Bilet milet.

Çok güzel bir ortam, deniz kıyısı, çiçek böcek derken sahneye yaklaşıyorum.. Bira.. 300 ytl verenlerin 1 metre gerisinden konuşlanıyorum sahne önüne.. Japonya gibi bir yöreden halk türküleri çalıyor.. 21:15'e kadar böyle bu..

Kinita miaseju lililili derken, sahneye bir üflemeli çalgı orkestrası geliyor düt düt falan, "we are the earth intruders, we are the parachuters.." diye hareketli hareketli giriyor björk.. "ay neşrin nemnik negzel şey bu" derken önümdeki douglas adams boyundaki amca da dahil olmak üzere sallanmaya başlıyoruz seyirciler olarak.. Sonra hunter söylerken avını ağ ile yakalıyor björk, kalplerimizi.. -Hasta olması dedikodularına veriyorum burayı- pagan poetry'de neden bağırmadı öyle çok çok, o ruhumun yere düştüğü bağırmasını yapmadı bilmiyorum.. Seyirci de zaten "e olsun hadi madem." diye alkışladı.. En azından ben öyle yaptım..

Dikkatimi çeken bir başka şey ise arkadaki elemanın kullandığı enstrümandı.. Zaten dikkat çekiciydi.. Ne olduğunu da anlamadım tam: yuvarlak bir yüzey var.. ortasından dalgalar çıkıyor, eleman dalgaların üzerine bir şeyler koyup döndürüyor, dikkatim dağıldı resmen.. Her şarkısının sonunda "mersi!" dedi, bir tanesinde "tenk yu" dedi..


Wanderlust için gemi getirmemiş, ben o kadar para verince sandım ki.. Neyse.. Bu björk bir coştu wanderlust'ta bir kafa sallamalar, bir sahnede koşuşturmalar, orkestraya cilveler falan, ne güzel oluyor açılıyoruz dedim kendi kendime.. Bilmediğim tek şarkısını -ki hala bilmiyorum- seyirciye söyletti.. Çok üzdü beni.. Oracıkta terk eyleyecektim konseri ama olmaz, ayıp dedim.. İyi ki de demişim.. Bi kaç birşey daha söyledi gitti sonra orkestra volta'yı çaldı.. Gitti encore yapacak bis yapacak biz de alkışlıyoruz.. Geldi dedi ki "one more lullaby before you go to sleep" veee declare independence'i başlattı.. Sonra kendisi geldi zaten şarkı. Seyirci coştu, ben sırf declare independence çalarken zıplamak için aylarca bilisklet sürüp yaptığım kasları kullanarak şarkının davullu kısmın girişinden sonuna kadar hoplaya zıplaya eğlendim.. Ama keşke biraz daha yer olabilseydi.. Dengesiz oluyor insan öyle zıpzıp.. Bitince farkettim ki konser bitmiş..

PS: Olur mu ya? Bu kadar kısa mıydı.. Çok üzüldüm.. Tamam paramı istemiyorum ama bir şarkı daha söylese ne olurdu sanki!
 
posted by Gökçe at 6:38 PM | Permalink | 2 comments
Whoever wins we lose
Onun başına gelecek her kötülüğün sana gelmesini dilerken; o, senin canını nasıl da yakmış olduğu ile ilgilenmeden büyük ihtimal yeni kurbanlarının peşinde..
Tanrım ne gülünç, oysa ben de samimi bulmazdım pek aşk aşk diye kavrulanları..
Öğrendim, çok şey öğrendim.. Artık kendime nasıl sıkı sarıldığımı, o bıraktığın küçük kız çocuğunun her gün nasıl daha fazla büyüdüğünü görsen gözlerine inanamazdın.. 2 adam sevdim; biri çocukken gitti benden, o gün büyüdüm; diğeri, o kaybettiğim çocuğu yeniden bulmuşken gitti, işte o gün öğrendim..
Seni içimde öldürürken bile canım yanıyor, can çekişiyorsun içimde duvarlarıma çarptıkça kanıyor içim, oysa bir ömür sana aşık kalabilirdim ben, hiç gocunmadan yapardım bunu, ama sen 'o' değilsin, sen beni yaralamak isteyen onlarcasından biriydin sadece, ne yazık kalbim dinlemiyor beni..

PS: Gün batarken doğan güneş..
 
posted by Gökçe at 10:05 AM | Permalink | 6 comments
Love is done!
Bir renk olmalı aşk.. Tutku taşımalı.. Sevgi taşımalı.. Bir renk olmalı; bana o’nu taşımalı.. atmalıyım bencilliğimi bi kenara; yalnızca onun için.. Bir renk olmalı aşk.. Ve en güzel tonda bir dünya kurmalı; hem kendine hem bana.. Örneğin, kaldırmalı hayatımdan “o ve ben” kalıbını.. O ve ben’i biz yapmaya gücü yetebilmeli tek başına.. En güzel tonda bir dünya kurmalı biz’e.. İleriye bakmalı ama hayallere bakar gibi değil.. Gerçekçi olmalı.. Hayallerden değil de gerçeklerden bize bir gelecek kurmalı.. Bir renk olmalı aşk.. Sahibim değil de ortağım olmalı.. Beni o kadar çok sevmeli ki beni tüketmeye çalışmamalı.. Bir renk olmalı aşk.. Aşkta mantık olmaz diyenlere inat mantığı olmalı; aşkını gölgelemeyen..

PS: Kırmızı olmalı aşk. En güzel tonda olmalı..
 
posted by Gökçe at 9:31 AM | Permalink | 2 comments